Hayatta insanın kendine bırakabileceği en kıymetli miras, ne sahip olduğu şeylerdir ne de başkalarına gösterdiği ihtişam…Asıl mesele, biriktirdiği anılardır.Kalıcı, kaliteli anılar…Gerçek dostluklar, sahiciliğini yitirmemiş bağlar…Ama belki de bu çağın en büyük lüksü;herkesin içinde olup kimseye ait olmamaktır.Bugün, yalnızlığın bile bir ayrıcalık haline geldiği bir zamandayız.Gereksiz kalabalıkların, kirli gürültülerin arasında kaybolmak yerine;insanın kendi içine dönmesi, kendine mesafe koyması…İşte bu, sandığımızdan çok daha büyük bir nimettir.Çünkü sahte gülümsemelerin olduğu bir dünyada,en gerçek dost bazen bir kitaptır…Ve en güçlü silah, insanın içindeki o derin sessizlikte kurduğu hayallerdir.İnsan, en çok kendisiyle baş başa kaldığında büyür.Yeteneklerini geliştirdiğinde, kendine yatırım yaptığında,başkalarının dünyasında değil, kendi kurduğu dünyada iz bıraktığında…Çünkü herkes kendi hayatının mimarıdır.Nasıl yaşarsa, öyle anılır.Ve nasıl yaşadıysa, öyle uğurlanır bu dünyadan.Hepimiz bir gün, bu gelip geçici sahneden çekileceğiz.Ama mesele ölmek değil…ölmeden önce bir hikâye yazabilmektir.
Kalem elimizde.Kâğıt önümüzde.Ve hayat dediğimiz o uzun filmde, hem senarist hem yönetmen biziz.Ama insanoğlu doyumsuzdur…Hep daha fazlasını ister.Daha yenisini, daha iyisini, daha parlak olanı…Ve çoğu zaman elindekinin kıymetini fark edemez.Oysa unuttuğu bir gerçek vardır:Hayat sona erdiğinde, uğruna hırs yaptığı her şey…kavgalar, kırılan kalpler, yapılan haksızlıklar…bir toz zerresi kadar bile anlam taşımaz.Bir fanusun içindeki balık gibi yaşar insan.Kendine sunulan küçük dünyanın içinde dönüp durur…Bir parça yem için savaş verir, kırar, döker, hırslanır.Ama o fanus kırıldığında…o sınır ortadan kalktığında…geriye ne kalır?Uğruna kalp kırdığımız her şey,o dar camın içinde anlamlıydı sadece.
Peki ya dışarıda?Kaçımız gerçek zenginliğimiz olan sağlığımıza şükrediyoruz?Kaçımız dünyayı verseler gözlerimizi değişiriz?Bir an düşün…Her şey senin olsun ama göremediğin bir dünyada yaşa.Ne anlamı kalır?İnsanın en büyük serveti sağlığıdır.Ve en derin mutluluğu…paylaştığı anlardadır.Birine yardım etmek, bir el uzatmak…Hiç tanımadığın birinin hayatına dokunmak…O an hissettiğin o iç huzur, hiçbir maddi değere değişilir mi?Gece başını yastığa koyduğundakendini gerçekten huzurlu hissettiğin anlar,işte o anlardır.Çünkü bu dünyada kalıcı olan şeyler;servet değil,statü değil,gösteriş değil…Sevgi, sadakat ve insanlıktır.Bir gün hepimiz “ölü” olarak anılacağız.Ne unvanlarımız kalacak, ne de övündüğümüz şeyler…O çok önem verdiğimiz kimlikler,o uğruna savaştığımız servetler…hiçbiri bizimle gelmeyecek.
Toprağa karışan bedenin ardından,geriye sadece bir şey kalacak:Ruhun.Ve o ruhu neyle beslediğin…Dünya bir tarladır aslında.Ne ekersek, onu biçeriz.
Ve ne güzel demiş Cahit Zarifoğlu:
“Burası dünya; ne çok kıymetlendirdik… Oysa bir tarla idi, ekip biçip gidecektik.”
Geri dönüş yok.Tekrar başlama şansı yok.Telafi edilecek ikinci bir hayat yok.Her geçen gün, ömrümüzden eksilen bir yaprak…Ve biz hâlâ yazmaya devam ediyoruz.İyi mi yazıyoruz, kötü mü…İşte bütün mesele bu.Ve belki de en sade, en derin gerçeğiNazım Hikmet çoktan söylemişti:
“Alt tarafı bir çiçek koklayıp, bir hayvan sahiplenip, birkaç insan tanıyıp sevip gidecektik…”
Belki de hayat, gerçekten bu kadar basitti.
Biz zorlaştırdık.

